15 Mart 2013

Dün Akşam Kuğu Gölü Bale'sindeydim...




Dün akşam Devlet Opera Bale’nin, Kuğu Gölü Bale temsiline gittim, tek kelimeyle olağanüstü idi. Uzun zamandır, ( daha doğrusu AKM kapatıldığından beri , Bahçeşehir’den Kadıköy Süreyya sahnesine gitmek ve dönmek çok zor) gidememiştim. Fakat bu defa Devlet Opera Bale Bahçeşehir Kültür Sanat Merkezi’ne geldi,  iyiki geldi. 
Onları izlerken, düşündüm de yıllar evvel yapılmış eserler hala sergileniyor, klasikler dinleniyor.  Mutlaka yenileri yapılıyor fakat yüzyıllar geçse de bu eserler unutulmayacak. Tabi ben yurtdışında ne izledim, ne de dinledim. Eminim çok başarılıdırlar fakat ülkemde bu eserlerin sergilenmesi, hala izleniyor olması ve bu kadar başarılı Devlet sanatçılarımız olması beni çok gururlandırıyor. Gençlerin opera va bale gibi sanat ile uğraşmaları beni daha da heyecanlandırıyor. Hele ki son zamanlarda sanata sahip çıkılmadığı bir ortamda, gençlerin rağbet etmesi gururumu bir kat daha arttırıyor.
Uzun yıllardır İstanbul, Ankara, İzmir Devlet Opera ve Bale’nin çok temsillerini izledim. Her izlediğimde aynı duyguları yaşıyorum ve heyecanlanıyorum.  Böyle bir servete sahip olmak kadar  güzel ne olabilir. Her temsil bitiminde alkışlamaktan ellerimin ağırdığını hissediyorum ama yine de her seferinde daha da fazla alkışı hakettiklerini düşünüyorum. Salonda duyulan “Bravo” sesleri, ayakta alkışlayan insanlar, sanki sahnedeki sanatçılardan biri benmişim gibi heyecandandırıyor beni.  Sahnedeki kişi ben olsam ancak o kadar mutlu olurum, bu ilgiye. Keşke bende onlardan biri olsaydım diye çok düşünmüşümdür, onları izlerken.
Ben buradan Devlet Opera ve Bale sanatçılarımıza bize bu güzel eserleri izlememize vesile oldukları için teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyor ve onları ayakta alkışlıyorum…
Sizlerle gurur duyuyorum.

KUĞU GÖLÜ - BALE
MÜZİK: P.İ ÇAYKOVSKİ
KOREOGRAF:
MARIUS PETİPA , LEV IVANOV , MEHMET BALKAN

ORKESTRA ŞEFİ:
ELŞAD BAĞIR

SAHNEYE KOYAN: LALE BALKAN
GÜNCEL LİBRETTO:
ŞEFİK KAHRAMANKAPTAN

DEKOR-KOSTÜM:
SAVAŞ CAMGÖZ

IŞIK: METİN KOÇTÜRK
Konusu: Yöredeki kızların en güzeli ve en iyi huylusu Odette ile sevgilisi Prens Siegfried gizlice sarayın kış bahçesinde buluşmaktadır. Baron Rothbart’ın kızı Odile de Prens’e aşıktır. Odile, Odette ile Prens’in yakınlaşmasını görmeye dayanamaz ve bu durumu, aslında gizli bir büyücü olan babasına anlatır. Baron Rothbart, kızına rakip olabilecek tüm genç kızları kuğuya dönüştürerek ormana tutsak etmiştir. Kızlar, güneşin doğmasıyla birer kuğuya dönüşmekte ve günbatımıyla birlikte eski hallerine dönmektedir. Baron Rothbart büyücü kimliğine bürünür ve aynı büyüyü Odette’e de yaparak onu kuğuya dönüştürür. Sevgilisini karşısında kuğu olarak gören Prens Siegfried, dehşete düşer. Prens’in 18. yaş günü onuruna bir balo verilmektedir. Ana Kraliçe, Baron Rothbart ve Odile ile birlikte oğlunu kutlamaya gelir. Ana Kraliçe, Prens’e evlenme zamanının geldiğini hatırlatır. Baron Rothbart da Siegfried’e en uygun olan adayın kendi kızı Odile olduğunu söyler. Prens, Odile ile evlenmeyeceğini söyleyince, Rothbart, Odile ve Ana Kraliçe öfkeyle baloyu terk eder. Daha sonra, Siegfried ormanda tek başına yürürken birden Odette ile karşılaşır. Ancak çiftin bu mutluluğu fazla uzun sürmez. Baron Rothbart yine ortaya çıkar ve onları ayırır. Ama Siegfried, bir kez daha Odette’e sonsuz aşk yemini eder. Balo salonunda Baron Rothbart, Siegfried’i etkilemesi için kızını baştan çıkarıcı bir “Siyah Kuğu”ya dönüştürür. Siegfried buna kanarak Siyah Kuğu’yu Odette gibi algılar ve ona evlenme teklif eder. Tüm umutlarını yitirmiş olan Odette, ormandan kaçıp kurtulmayı dener, ama Rothbart’ın büyüsü ona engel olur. Siegfried, Odette’i kurtarmaya gelir, ancak Odette’in kurtulması büyünün bozulmasıyla mümkün olacaktır. Siegfried ile Rothbart’ın kavgası sırasında büyücünün maskesi düşer ve gerçek kimliği ortaya çıkar. Bu sırada Rothbart’ın büyüsüyle kuğuya dönüşmüş olan kızlar, büyücüyü gölün içine çekerek onu öldürürler. Böylece büyü bozulur ve Odette ile Siegfried’in temiz aşkı, büyücünün kötülüğü karşısında galip gelir.


Sözlerimi Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu konudaki çalışmasını, anısını aktararak bitirmek istiyorum.
Doğan Hızlan bunu çok güzel anlatmış. Yazısını sizlerle paylaşıyorum:
SEVGİLİ okurlarım, bugün yazıma Atatürk’ün daha Mustafa Kemal’ken sanata verdiği önemi simgeleyen bir anekdotla başlayacağım.
“Mustafa Kemal, Sofya’da askeri ataşe iken, Bulgar Parlamentosu’nda Türk milletvekili Şakir Zümre’nin sağladığı davetiyeyle operaya gidiyor.
Georges Bizet’nin Carmen operasını seyrediyor. Birinci perdeden sonra Kral Ferdinand, Mustafa Kemal ile Fethi Okyar’ı locasına davet ediyor. Mustafa Kemal, kralın sorusu üzerine icrayı olağanüstü bulduğunu belirtiyor.
Şakir Zümre’nin Bulgarya Oteli’nde verdiği "supe"den sonra Mustafa Kemal, kalacakları Splendid Oteli’ne gidiyor.
Gecenin ilerleyen saatinde Şakir Zümre’nin kapısı çalınıyor.

Gerisini Altan Deliorman’dan nakledeyim:

Şakir Zümre kapıyı açmadan sordu:
Kim o?

Benim Şakir, uyudun mu? Mustafa Kemal’in sesini duyunca Şakir Bey kapıyı açtı. Mustafa Kemal’in üzerinde pijaması vardı.

Uyku tutmadı, biraz konuşalım diye geldim, dedi ve içeri girdi.

Karşılıklı oturdular. Mustafa Kemal düşünceliydi. Sonra birdenbire Şakir Bey’in yüzüne bakarak şöyle dedi:

"Şakir, kim ne derse desin, şimdi Balkan Savaşı’ndaki yenilgimizin nedenini daha iyi anlıyorum. Ben bu adamları böyle zannetmezdim. Oysa baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatçıları, müzisyenleri, dekoratörleri, hepsi yetişmiş, opera binaları bile var."

Herhalde Mustafa Kemal uyuyamadığı o gece, Türkiye’ye dair projelerinin başına operayı koydu. Sonraki çalışmaları, bunu doğrulayacak nitelikte.

O zaman, operasızlığın, sanatta geri kalmanın acısını duyan Mustafa Kemal’in, Türkiye’de Cumhurbaşkanı olduktan sonra, Türk bestecilerine opera yazmalarını söylediğini anımsatmakta yarar var. Bilmeyenler ya da unutanlar için.
Bir savaşın kaybını, topa, tüfeğe, mermiye değil de estetik eksikliğe, zevk geriliğine bağlıyor.

Büyük bir askerin, büyük bir devlet adamının bu görüşüne karşı duracağınızı sanmıyorum. Daha doğrusu ummuyorum.

İran Şahı’nın Türkiye’yi ziyareti münasebetiyle Adnan Saygun’a bir opera bestelemesini istemişti, bestecinin de bu istek üzerine Özsoy operasını bestelediğini yazmanın tam sırası.

Üç perde olarak bestelenen bu operayı, 1982 yılında Atatürk’ün 100. doğum yılı münasebetiyle, tam 48 yıl sonra sahnelenmesi söz konusu olduğunda, Saygun operayı tek perdelik özet haline dönüştürmüştür. Ayrıca Taşbebek operasının Sihir Raksı müziğini de Özsoy’a ilave etmiştir.”

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6591473_p.asp